Avrupa Birliği, iklim değişikliğiyle mücadelede tarihi bir adım atarak, 2040 yılına kadar net sera gazı emisyonlarını yüzde 90 oranında azaltma hedefini yasalaştırdı. Üye ülkelerin oybirliğiyle onayladığı bu karar, blok için 2050'deki 'net sıfır' hedefine giden yolda kritik bir dönüm noktası olarak kayıtlara geçti. Ancak AB'nin bu iddialı iç politikası, küresel enerji piyasalarından gelen ve fosil yakıt talebinin süreceğini öngören sinyallerle tezat oluşturuyor.
Kasım başında nihayetlenen bu siyasi mutabakat, Avrupa Komisyonu'nun yaz aylarındaki teklifinin somutlaşmış hali. 1990 seviyelerini baz alan yüzde 90'lık kesinti hedefi, politika yapıcılar ve yatırımcılar için istikrarlı ve net bir rota çizme amacını taşıyor. Bu hedefin Avrupa İklim Yasası'na işlenmesi, kıtanın ekonomisini dönüştürmek için gereken devasa altyapı ve teknoloji yatırımlarının önünü açacak yasal çerçeveyi sabitlemeyi hedefliyor.
Müzakerelerin can alıcı noktası ise, birliğin farklı ekonomik gerçekliklerini yansıtan esneklik mekanizmaları oldu. Özellikle coğrafi handikapları bulunan üyeler için getirilen özel hükümlerde, Kıbrıs öne çıkan isim oldu. Ada ülkesi konumundaki Kıbrıs Rum Yönetimi, enerji güvenliği ve sınırlı uluslararası şebeke bağlantısı gibi kendine özgü zorlukları pazarlık masasına başarıyla taşıdı. Yeşil dönüşüm yolculuğunda ülkenin sosyal dokusunu ve ekonomik istikrarını korumayı amaçlayan bu hükümler, Kıbrıs'ın bu süreçte 'taşın altına fazla elini koymadan' ilerlemesine olanak tanıyacak.
Öte yandan, AB'nin bu kararlı duruşu, uluslararası enerji kuruluşlarının projeksiyonlarıyla tam bir tezat içinde. Uluslararası Enerji Ajansı'nın mevcut politikalar üzerinden yaptığı hesaba göre, 2050'de küresel petrol tüketimi günde 113 milyon varile çıkabilir. Bu, bugünkü seviyelerin hayli üzerinde bir talep anlamına geliyor. ExxonMobil gibi enerji devleri ve Woodmac gibi danışmanlık şirketleri ise, mevcut petrol sahalarındaki hızlı üretim kaybı ve yapay zeka gibi sektörlerin patlayan enerji ihtiyacını gerekçe göstererek, yeni hidrokarbon yatırımlarının şart olduğu uyarısında bulunuyor. Bu tablo, küresel enerji dönüşümünün beklenenden daha engebeli ve uzun bir yol haritası çizeceğine işaret ediyor.
Sonuç olarak, dünya enerji politikalarında ikili bir tabloyla karşı karşıya. Bir yanda AB gibi bölgesel güçler, 'herkese tek beden' formülünün işlemeyeceğini kavrayıp Kıbrıs örneğindeki gibi esnek yaklaşımlarla iklim liderliğine oynuyor. Diğer yanda ise, Rusya'ya yönelik yeni yaptırımlar gibi jeopolitik gerilimlerin de gölgesinde, fosil yakıtlara olan küresel bağımlılığın süreceğini gösteren güçlü piyasa dinamikleri var. Bölgesel hedeflerle küresel eğilimler arasındaki bu makas, iklim biliminin acil uyarılarıyla insanlığın ekonomik faaliyetlerini aynı çizgiye getirmenin ne denli zorlu bir sınav olduğunu bir kez daha gözler önüne serdi.