**Brüksel, Belçika** – Avrupa Birliği'nin nükleer enerjiden uzaklaşma kararının "stratejik bir hata" olduğunu belirten Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in Paris’te yaptığı çıkış, kıtanın enerji geleceği hakkında yeni bir tartışmayı alevlendirdi. Bu açıklama, Avrupa’nın değişken fosil yakıt piyasalarının kalıcı etkileri ve enerji güvenliğine yönelik artan endişelerle boğuştuğu bir dönemde geldi ve blok içindeki enerji politikasının karmaşık ve çoğu zaman kutuplaştırıcı doğasını gözler önüne serdi.
Von der Leyen’in sözlerinin önemi, özellikle Almanya gibi ülkelerde belirginleşen uzun soluklu bir eğilime doğrudan meydan okumasında yatıyor. Tarihsel olarak nükleer güç, Avrupa’nın elektrik üretiminde kilit bir rol oynamıştır. 1990'da kıtanın toplam elektrik üretiminin önemli bir bölümünü, yani üçte birini karşılamaktaydı. Ancak bu oran, Komisyon Başkanı'nın açıklamaları sırasında yalnızca %15'e gerilemiş durumda. Bu düşüşte, 2011'deki Fukuşima felaketi gibi olaylardan kaynaklanan halk endişelerinin yanı sıra, bu durumun özellikle Almanya'da nükleer santrallerin aşamalı olarak kapatılması yönünde siyasi bir dönüşüme yol açması gibi pek çok etken rol oynadı.
AB, rüzgar ve güneş enerjisi başta olmak üzere yenilenebilir enerji kapasitesini genişletme konusunda önemli adımlar atmış olsa da, nükleer enerjinin katkısındaki azalma istemeden de olsa Avrupa’nın ithal petrol ve doğalgaza olan bağımlılığını artırdı. 2022'de yaşanan dramatik fiyat artışlarının da kanıtladığı gibi, bu bağımlılık kırılgan bir pozisyon ortaya koydu. Ukrayna'daki çatışmanın jeopolitik sonuçları ve Rusya’nın Avrupa’ya doğalgaz sevkiyatını kesmesi, kıtanın savunmasızlığını açıkça gözler önüne serdi. AB'nin enerji karmasının kritik bir unsuru olmaya devam eden doğalgaz santralleri bu bağımlılığın önemli bir tetikleyicisi haline gelirken, fosil yakıtlar ulaşım ve ısıtma gibi sektörlerde tüketimde baskınlığını sürdürerek ithal kaynaklara olan ihtiyacı daha da pekiştiriyor.
Almanya Çevre Bakanı Carsten Schneider ise von der Leyen'in görüşlerine karşı çıkarak, "Rüzgar ve güneşten elde edilen daha temiz, daha güvenli elektrik daha ucuzdur, enerji dönüşümünü uzun süredir sürdürüyor ve radyoaktif atık üretmiyor" diyerek yenilenebilir enerji kaynaklarının üstünlüğünü savundu. Bu karşı argüman, AB içindeki enerji stratejisi konusundaki derin ideolojik ayrılıkları vurguluyor. Üye ülkelerin oybirliğiyle desteklenmemesi, AB bütçesinin nükleer enerji projelerine doğrudan fon ayırmaması gibi somut finansal sonuçlar doğuruyor.
Avrupa'nın azalan nükleer kapasitesinin sonuçları geniş kapsamlıdır. Bu durum, yalnızca enerji maliyetlerindeki son artışlara katkıda bulunmakla kalmamış, aynı zamanda kıtayı dış enerji tedarikçilerine olan bağımlılığıyla ilişkili önemli jeopolitik risklere de maruz bırakmıştır. Nükleer gücün Avrupa enerji portföyündeki yerini çevreleyen süregelen diyalog, kritik bir dönüm noktasını temsil ediyor. AB, enerji güvenliğini ve uygun fiyatlılığı sağlarken karbonsuzlaşma zorunluluğunu yerine getirmeye çalışırken, nükleer enerjinin azaltılmasının gerçekten stratejik bir yanlış adım mı, yoksa daha sürdürülebilir, ancak karmaşık bir enerji geleceğine doğru atılmış gerekli bir adım olup olmadığına dair tartışmaların devam edeceği aşikar. Önümüzdeki yıllarda verilecek kararlar şüphesiz kıtanın enerji gidişatını on yıllarca şekillendirecektir.