Avrupa Birliği (AB) yeşil hedeflerinde ilerleme kaydederken, küresel iklim mücadelesinde tansiyon yükseliyor. Eurostat'ın son verileri, 2025'in üçüncü çeyreğinde AB'nin mevsimsel düzeltilmiş sera gazı emisyonlarında yüzde 1.1'lik bir artışla 828 milyon ton CO2 eşdeğeriyle karşı karşıya kaldığını gösteriyor. Bu endişe verici yükseliş, bir süre önceki düşüş trendinin ardından dikkat çekiyor. Ancak bu genel tablo, üye devletler arasındaki belirgin farklılıkları da gizliyor. Özellikle Kıbrıs, emisyon azaltma çabalarında gösterdiği başarıyla AB içinde üçüncü sıraya yerleşerek adından söz ettiriyor.
Aynı dönemde AB'de Gayri Safi Yurtiçi Hasıla (GSYH) yüzde 0.4'lük bir büyüme kaydederken, ekonomik genişlemenin çevresel etkiyle tam olarak ayrışmadığı görülüyor. Hanelerden kaynaklanan emisyonlarda yüzde 3.6'lık dikkate değer bir artış yaşanırken, imalat sektörü de yüzde 1.4'lük bir yükselişe katkıda bulundu. Elektrik, gaz, buhar ve iklimlendirme sektörlerindeki yüzde 0.8'lik emisyon düşüşü ise bu artışları bir nebze olsun dengeledi. Ülkeler bazında ise Estonya, Slovenya ve Kıbrıs, sera gazı çıktısındaki en belirgin düşüşleri kaydederek öne çıkanlar arasında yer aldı.
Bu gelişmelerin tam tersine, Amerika Birleşik Devletleri'nde yaşanan politik bir dönüşüm, küresel "net sıfır" emisyon hedeflerini baltalama riski taşıyor. Trump yönetiminin, sera gazlarını kirletici madde olarak sınıflandıran kritik 2009 tarihli ABD Çevre Koruma Ajansı (EPA) raporu olan "tehlike bulma" kararını geri çekme kararı, yerleşik iklim bilimi ve politikasından derin bir sapmayı temsil ediyor. 2007'deki Yüksek Mahkeme kararından kaynaklanan bu adım, endüstriyel kirliliğin kontrolü için temel bir direği yıkıyor. Çevresel savunuculuk grupları, bu geri adımın 2055'e kadar atmosfere fazladan 7.5 ila 18 milyar ton sera gazı salınmasına yol açabileceğini ve bunun trilyonlarca dolara mal olabileceğini öngörüyor.
ABD'deki bu politika değişikliğinin sonuçları, sınırlarının çok ötesine uzanıyor. Uluslararası Enerji Ajansı (IEA), küresel enerji manzarasının iç karartıcı bir değerlendirmesini sunarak, artan enerji talebinin yenilenebilir enerji kaynaklarının genişlemesini geride bıraktığını vurguluyor. Bu dengesizlik, boşluğu doldurmak için fosil yakıtlara devam eden bir bağımlılık gerektiriyor; uzmanlar bunu "enerji geçişi"nden ziyade "enerji eklemesi" veya "enerji sıfırlaması" olarak tanımlıyor. IEA, önümüzdeki beş yıl içinde küresel yenilenebilir kapasitesinde önemli bir artış öngörse de (başta güneş fotovoltaik teknolojisi olmak üzere), zorluklar devam ediyor. Tedarik zinciri kısıtlamaları ve yenilenebilirlerin artan rolünü karşılamak için elektrik şebekelerini modernize etme ve genişletme zorunluluğu, acil dikkat gerektiren kritik engeller.
Önceki yönetim altında ABD'nin Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (UNFCCC) ve Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) gibi uluslararası iklim çerçevelerinden çekilmesi, kolektif iklim eylemini gözle görülür şekilde baltalamış ve ülkeyi emisyon raporlaması ve mali katkılarla ilgili anlaşma yükümlülüklerini yerine getiremez hale getirmiştir. Mevcut yönetimin iklim hedeflerine yönelik yenilenen bir bağlılık sinyali vermesine rağmen, bu geri adımların mirası uzun bir gölge bırakarak 2050'ye kadar "net sıfır" hedeflerine ulaşılmasını geciktirme potansiyeli taşıyor. ABD'de tehlike bulma kararının geri çekilmesine karşı öngörülen yasal zorluklar, iklim politikasının tartışmalı doğasını ve ekonomik zorunluluklarla çevresel yönetim arasında uzlaşma mücadelesinin kalıcılığını vurguluyor. Dünya bu karmaşık araziyi gezinirken, AB ve ABD gibi bölgeler arasındaki yaklaşımlardaki farklılık, güçlü, tutarlı ve küresel olarak koordine edilmiş iklim eylemi için acil ihtiyacı vurguluyor.