**LEFKOŞA –** Türkiye'nin Akkuyu nükleer santralinin 2026'da faaliyete geçmesine yaklaşırken, adanın 65 kilometre uzağındaki bu devasa tesis, Kıbrıs'ta belirgin bir endişe dalgası yaratıyor. Çevre örgütleri ve parlamento komisyonları, potansiyel sınır ötesi çevresel ve halk sağlığı sonuçları hakkında ciddi endişelerini dile getiriyor. Özellikle, uluslararası bazı çevre protokollerine taraf olmayan bir ülkenin yürüttüğü bu projenin hazırlık durumu ve mevcut güvencelerin etkinliği üzerine hararetli bir tartışma alevlenmiş durumda.
Kıbrıs Çevre Örgütleri Federasyonu (OPOK), santralin inşaat ve planlama aşamalarında Ankara ile yürütülen istişare ve bilgi alışverişinde somut bir eksiklik olduğunu vurgulayarak en gür sesli kuruluşlardan biri oldu. Anlaşmazlığın temel noktalarından biri, Türkiye'nin sınır ötesi çevresel etki değerlendirmesi konusunda komşu devletler arasında işbirliği ve bildirimleri kolaylaştırmak üzere tasarlanmış olan Espoo Sözleşmesi'ne uymaması. OPOK'a göre, bu yasal yükümlülüğün yokluğu, projenin ada üzerindeki potansiyel etkileri etrafındaki belirsizlik iklimine katkıda bulunuyor. Dahası, OPOK nükleer enerjiyi gelecekteki enerji paradigması için doğası gereği güvensiz ve sürdürülemez olarak nitelendiren daha geniş bir felsefi duruş sergiliyor.
Bu kaygılar, Kıbrıs Parlamento Çevre Komitesi'nin yakın tarihli bir oturumunda ön plana çıktı. Oturumda, Akkuyu santralinden kaynaklanabilecek olası etkiler ve adanın bu olumsuz etkileri azaltma konusundaki hazırlıkları masaya yatırıldı. Bu endişelere yanıt olarak, devlet hizmetleri bir dizi proaktif önlem başlattı. Bunlar arasında devam eden numune kontrolleri ve sürekli izleme protokolleri yer alıyor. Ayrıca, iki deniz radyasyon izleme istasyonunun faaliyete geçirilmesi ve üçüncüsünün kurulması planlanıyor. Bu altyapı, "Electra" kod adlı Kıbrıs kriz yönetim planının kritik bir bileşenini oluşturuyor. 25 devlet hizmetini harekete geçiren bu kapsamlı plan, numune alma, atmosferik ve okyanusik dağılım modellemesi, halk sağlığı müdahalesi ve operasyonel koordinasyon alanlarında çabaları koordine ederek, mümkün olduğunca hazırlıklı olma yönünde kararlı bir çabayı vurguluyor.
Akkuyu'nun bulunduğu Mersin bölgesinin nispeten düşük sismik aktiviteye sahip uygun bir yer olarak değerlendirildiği rapor edilse de, OPOK bölgenin sismik olaylara yatkınlığına dikkat çekerek risk değerlendirmelerine karmaşık bir katman daha ekliyor. Kazalar spektrumunun ötesinde, operasyonel etkiler de önemli bir endişe kaynağı. Soğutma amacıyla devasa miktarlarda deniz suyunun sürekli alınması ve ardından Akdeniz'e termal yüklerin deşarj edilmesi, hassas deniz ekosistemlerinin potansiyel bozulmasına ilişkin soruları gündeme getiriyor. Dahası, radyoaktif malzemelerin yönetimi ve geçici depolanmasıyla ilgili uzun vadeli zorluklar, kalıcı çevresel hususlar olarak tanımlanıyor.
Olası bir kazanın sonuçları, ne kadar olası olmasa da, önemlidir. Radyoaktif malzemenin hava ve deniz akıntıları yoluyla yayılması muhtemel olduğundan, sınır ötesi etkiler bekleniyor. Bu durum, halk sağlığını etkileyen ve Kıbrıs'ın balıkçılık, tarım ve turizm gibi hayati sektörleri için önemli tehditler oluşturan olumsuz sonuçların bir zincirleme reaksiyonunu tetikleyebilir. Tesisin yakınlığı, tehdidin aciliyetini artırıyor; büyük bir olayın ardından ilk 24 saat, serpintinin boyutunu ve müdahale stratejilerinin etkinliğini belirlemede kritik kabul ediliyor. Akdeniz'in yanı başında yeni bir nükleer enerji üretim çağının şafağını beklerken, böylesine kritik bir sınır ötesi altyapı projesi üzerine Kıbrıs ve Türkiye arasındaki mevcut diyalog veya bunun eksikliği odak noktası olmaya devam ediyor.